Orada Değilim

Uzak tepelerin eteklerini sis bulutları sarmış çepeçevre. Orada değilim. Sakin suların üstünde hafifçe sallanıyor sessiz tekneler. Orada değilim. Sabah alacasında uykudan başlarını kaldırıyor morlu, sarılı, kızıllı envai çeşit kır çiçeği. Orada değilim. Hafif bir rüzgar, dolaşıyor çölde göz alabildiğine uzanan kum tepelerini. Orada değilim. Upuzun taş bir köprüde telaşlı adımlarla yürüyen birkaç insan silueti. Orada değilim. Dünyanın uzağındaki bir dağ köyünde sessizliği bölüyor uzaktaki bir köpeğin sesi. Az dinlenmiş güzel bir şarkı, evin avlusunu geçip tenha sokağa taşıyor kendini. Orada değilim. Bir otobüs dolusu insan, olanca benzerlikleri ve benzemezlikleriyle dolduruyor yol kenarındaki gösterişsiz ve rutubetli mola yerini. Orada değilim. Durgun suya bir taş düşüyor, sanki dünyanın diğer ucuna kadar ulaşacakmış gibi neşeyle yayılıyor suda dalgalar. Orada değilim. Gözlerimi dakikalardır takılıp kaldığı uzak bir noktadan alamıyorum. Orada değilim.


Yazının devamı ve kaynak için; buraya!

Zeytin Salatası

Geçenlerde, Instagram hesabımın hikaye kısmında zeytin salatası görseli paylaştım.
Bazı arkadaşlar bunun tarifini istediler.
Daha çok kişiye ulaşması için ben de buradan yazıp paylaşmak istedim.

Aslında öyle ahım şahım bir tarifi yok. Gerekli olan malzemeleri karıştırıyorsun, hepsi bu. 🙂

Zeytin Salatası için gerekli olan malzemeler:

  • Yiyebileceğiniz miktarda çekirdeği çıkarılmış yeşil zeytin.
  • Kuru soğan. (yeşil soğan da olabilir)
  • Yeşil veya kırmızı biber. (isterseniz her ikisi de)
  • Nane.
  • Maydanoz.
  • Biraz zeytinyağı.
  • Zeytinyağı miktarından daha fazlaca nar ekşisi. (nar ekşisi önemli)
  • Biraz biber salçası.
  • Yaş zahter. (kekik)
  • Ceviz. (isteğinize bağlı)

Tüm bu malzemeleri karıştırın.

Afiyetler olsun efenim 🙂


*Kırk yıl düşünsem, tarif yazıp paylaşacağım aklıma gelmezdi. 🙂

Windows İşkencesi

Windows bilgisayarlarla hiçbir zaman işim olsun istemiyorum.
Windows kullanan kişilerin de bu konuda hiçbir zaman bana işleri düşsün istemiyorum.
Ama düşüyor…

Zaman zaman Windows kullanan eş, dost, akraba ve çevrenin bilgisayarla ilgili bazı sorun ve sıkıntılar yaşadığı oluyor. Böylesi durumlarda da normal olarak benden yardım istiyorlar. Eğer bilgisayar mühendisliği mezunuysanız doğal olarak siz çağrılıyorsunuz.

Fakat!
2010 senesinden bu yana MacBook Pro yani Mac OS işletim sistemi kullanıyorum. Dolayısıyla Windows’a aşina değilim. Bu zaman süresince Windows farklı farklı sürümler yayınladı ve en son yanılmıyorsam Windows 10 çıkarmıştı.
Haliyle baya baya değişik geliyor bana Windows.
Aynı zamanda da berbat ötesi.
Hantal.
Yavaş.
Sıkıntılı/sorunlu.
Virüs yuvası.
Çökme derdi.
Saçma sapan güncelleştirme şeysi.
Ve daha bir sürü şey.

 

MacOS’a alıştığımdan bu yanadır bir türlü sevemedim Windows’u.
Sevmediğim için de uzak ve yabancı kalıyorum.
Yakınlaşmak hatta ve hatta Windows bilgisayar dahi görmek istemiyorum.

Mesela bir sorun için Windows bilgisayarın başına geçtiğimde, ne yapacağımı bilemiyorum. Neyin nerede olduğunu, neyin nereden ve nasıl yapıldığını bilmiyorum çünkü. Oraya buraya tıklayarak bir şeyleri yapmaya çalışıyorum. Tamam sorunu bir şekilde çözüyorum ama bu süre zarfı resmen bana işkence gibi geliyor. O kadar çok sıkıcı geliyor ki bana, anlatamam size!

 

Az önce yine buna benzer bir Windows mevzusu yaşadım ve yine o kadar çok sıkıldım ki, içimi buraya dökmek istedim.
Amaçsız bir yazı oldu belki.

Hoş görün, değerli okuyucu.

Durdukça Büyüyen Küçük Meseleler

Hepimizin hayatını her gün birkaç kez kabusa çeviren, öfkemizi ayağa kaldıran, canımızı aksaklıklara, eksikliklere bakalım mesela, aslında azıcık özenle ve gayretle çözülebilir o meselelerin hepsi. Ama biz büyük oynamayı seviyoruz, büyük hedefler kovalamaktan hoşlanıyoruz, hepimizi üzen, kızdıran, hayatımızı aksatan şeyleri bir düzene kavuşturmak konusunda gayret göstermek işimize gelmiyor. Küçük işlere küçük insanlar bakar, biz büyük işlerin insanlarıyız diye düşünüyoruz belki de. Oysa büyük işlerin başarılması için önce küçük küçük adımlarla bir düzen ortaya çıkarılması gerekiyor, işleyen bir yapı kurulması, boşlukların doldurulması lazım geliyor. 100 metre yarışçıları gibiyiz, patlayıcı gücümüzle iş görelim istiyoruz. Maratonlara yetecek ne sabrımız var, ne de herhangi bir şeye uzun zaman ilgi gösterecek, emek verecek, öğrenip uygulayacak bir sebatkarlığımız… Biraz kolaycıyız, biraz heveskar, biraz tez canlı belki ama daha çok da ayran gönüllüyüz. Devasa otomasyon yapıları kurup her gün her gişede hat kesintileriyle boğuşmak neyin nesidir mesela? Devasa yollar, köprüler, tüneller yapıp her gün kullanmak zorunda olduğumuz yolları adeta mayın tarlasına çeviren çukurlardan, kazılardan, kanalizasyon kapaklarından arındıramamak nasıl izah edilebilir? Bilmem ne kadar yüksek hızda fiber internet sağlayıcıların şehrin ortasındaki filanca muhitte ‘altyapımız yok’ mazeretleri kabul edilebilir mi? İnternet çok hızlı ama altyapı kağnıdan yavaş; bunun bu şekilde ne anlamı var değil mi? İşte bu tam bize özgü bir ‘kel başa şimşir tarak’ manzarası! Başka bir örnek; filanca AVM’den pek tanınmış bir mağazadan bir ürün alıyorsunuz… Mesela bir karyola, bir kitaplık, bir avize ya da başka bir şey… On günden başlayarak bir aya kadar uzayan bir tarih veriyorlar. Neden? İstediğiniz ürün kıtalar ötesinden, mesela Japonya’dan, Avustralya’dan, Antarktika’dan filan gelmiyor, birkaç yüz kilometre öteden, yine bu ülkenin başka bir şehrinden geliyor.

Uzatmayalım… Gelişmek güzel bir şey… Ama belli bir emek, dikkat ve düzen gerektiriyor. Ben yaptım oldu diyerek olmuyor. Geçmişte büyük medeniyetler, hem ihtişamlı, hem tıkır tıkır işleyen yapılar kurmuş bir toplumun bugün hem büyük bir dinamizm sergileyip, hem de sürekli kendi paçasına dolanması çok anlaşılabilir bir şey değil… Her şeyi bir arada düşünecek sebatkarlığı geri kazanmamız lazım, aksi halde hayata birçok yeni imkanlar eklememize rağmen her geçen gün daha fazla sıkıntıyla, aksaklıkla boğuşmaya devam edeceğiz. Çünkü gelişme dediğimiz şey, belli bir düzen içinde ilerlemezse kargaşayı da beraberinde getiriyor.

-Gökhan Özcan


Yazının tamamı ve kaynak için; buraya!

Sherlock’un Hafıza Sarayı

Hiçbir şeyi doğru düzgün hatırlayamıyorum diyenlerdenseniz kendinize biraz haksızlık ediyorsunuz. İnsan beyni hiçbir şeyi değil bazı şeyleri kolayca hatırlayamaz. Mesela benim en çok söylediğim şeylerden biri: “isim hafızam hiç yok ama görsem kesin hatırlarım.” Çünkü görsel hafızamız daha iyidir. Aslına bakarsanız duyu organlarımızla ilişkili pek çok şeyi daha iyi hatırlarız. Yıllar önce dinlediğiniz şarkıları o yüzden kolayca söylemeye başlarsınız. Ya da bir koku ansızın sizi alıp ta çocukluğunuzun en derin hatıralarına götürebilir. -Barış Özcan

Boğulmamak İçin (George Orwell)

Kapının üstünden eğilerek orada bir süre dikildim. Yalnızdım, yapayalnız. Ben tarlaya bakıyordum, tarla bana. Hissediyordum – bilmem anlar mısınız?
Hissettiğim şey bugünlerde o kadar alışılmadık ki, kulağa budalalık gibi gelecektir. Mutlu hissediyordum kendimi. Sonsuza kadar yaşamayacağımı bilsem de buna hazırdım. İsterseniz baharın ilk günü olduğu için öyle bir duyguya kapıldığımı söyleyin. Mevsimin cinsel ifrazattaki etkisi ya da ona benzer bir şey deyin. Ama mesele bundan ibaret değildi. Hayatın yaşamaya değer olduğuna beni ikna eden şey, ister inanın ister inanmayın, çuhaçiçeklerinden veya çitin üstündeki taze goncalardan çok kapının yanındaki şu ateş artığıydı. Sakin bir günde odun ateşinin nasıl olduğunu bilirsiniz. Beyaz küle dönmüş dallar hala dal biçimini korur ve külün altından canlı bir kızıllık seçilir. Kızıl korun insana daha canlı gelmesi, hayatın duygusunu canlı bir şeyden daha fazla vermesi ilginçtit. Onda bir şey var, bir tür yoğunluk, bir titreşim… tam kelimeyi bulamıyorum. Ama size canlı olduğunuzu hatırlatan bir şey. Öbür her şeyi fark etmenizi sağlayan tablodaki püf noktası gibi.

Derken rasgele bir görüntü, ses veya koku ama özellikle de koku sizi bir anda alıp götürüyor ve o zaman da geçmişi hatırlamakla kalmıyor, içine giriyorsunuz.

Yapmak istediğimiz şeylerin hep yapılamayacak şeyler olduğunu düşünerek hayatımızı geçirmemiz tuhaf değil mi?

 

Kings of Convenience – Know How

Kings of Convenience‘ın Know How parçasını ilk dinleyeli yaklaşık bir 10 sene olmuştur abartısız.
Parçanın büyüsüne daha ilk dinleyişte kapılıp gitmiştim.
Gidiş… O gidiş.

10 sene az bir zaman değil ama hala ilk dinlediğim zaman ki etkisi devam ediyor.
İnsan hiç mi sıkılmaz yahu!
Yok!
Aynı tat, aynı enerji, aynı etki, aynı büyü, aynı huzur, aynı sakinlik.

Hakkını yemeyelim.
Bu parçanın bu kadar etkili ve büyülü olmasının bir nedeni daha var; Feist!

Feist

Kings of Convenience ile birlikte söylediği bu parçanın 02.13 dakikasında Feist’in o muhteşem büyülü sesiyle parçaya bir girişi var ki,
İşte bütün her şey tam bu saniyede kopuyor.
Hayır, her şey bu saniyede başlıyor. 😉

Hemen alta Spotify bağlantısını bırakıyorum.

 


Bu parçayı YouTube’da dinlemek isterseniz buraya!