Outliers (Çizginin Dışındakiler)

“Yılda 360 gün yataktan güneş doğmadan önce kalkabilen hiç kimse ailesini zengin etmekte başarısız olmaz.”

Jobs Hewlett-Packard’daki bilim adamlarının akşam sohbetlerine katılıyordu. Sohbetler elektronikteki son ilerlemelerle ilgiliydi ve Jobs kişiliğinin ayırt edici bir özelliği olan bir tarz ortaya koyarak Hewlett-Packard mühendislerinin yakasına yapışıyor ve onlardan ek bilgiler sağlıyordu. Bir keresinde yedek parça istemek için şirketin kurucularından Bill Hewlett’ı bile aradı. Jobs sadece istediği parçaları edinmekle kalmadı, yaz için bir iş koparmayı da başardı. Bilgisayar üretilen bir montaj hattında çalıştı ve öylesine büyülendi ki kendi bilgisayarını tasarlamaya çalıştı…

Bugüne kadar çocukluğunda bizim ailedeki kadar yoksulluk yaşamış biriyle hiç karşılaşmadım, diyor Chris Langan. Birbirinin eşi bir çift çorabımız bile yoktu. Ayakkabılarımızın altı delikti. Pantolonlarımızda yırtıklar vardı. Sadece birer kat giysimiz vardı. Erkek kardeşlerimle banyoya girip küvette giysilerimizi yıkadığımızı ve bunu yaparken çırılçıplak olduğumuzu anımsıyorum, çünkü üzerimize giyecek başka bir şey yoktu.

Pratik, iyi bir noktaya geldikten sonra yaptığınız bir şey değildir. Sizi iyi bir noktaya getirmesi için yaptığınız bir şeydir.

Herhangi bir şeyde çok iyi, gerçekten iyi olabilmeniz için en az 10 bin saat alıştırma yapmanız gerekir.

Psikologlar üstün zekalıların kariyerlerine ne kadar yakından bakarlarsa, doğuştan yeteneğin oynadığı rol o kadar küçük, hazırlığın oynadığı rol ise o kadar büyük görünüyor.

 





Ruhun Fanzetiye İhtiyacı Var

Ruhun biraz fanteziye ihtiyacı var. Ruh, hayalin gücüyle doyuyor ancak.
Bugünlerde bu konuda bir kitap okuyorum. Çocukların gerçeği duymaya ihtiyaçları yok. “Dünya güneşin etrafında 30 kilometre hızla dönüyor ve uzayda onu hiçbir şey tutmuyor yavrum” yerine, “Dünya yaşlı ve bugünlerde burnu akan bir kaplumbağanın sırtında duruyor” demek onlara daha iyi geliyor.
“Boşlukta mı? Kilometre mi? Düşmeden durmak mı?” gibi şeyler hayatı asla anlayamayacakları bir karmaşa haline getiriyor.
Biz büyükler de her zaman onlardan akıllı olacak olan dev otoriteler oluyoruz.
Onların, devlerin minik fareler tarafından alt edilebileceğini duymaya ihtiyaçları var. İçlerinde olan bin bir duygunun ismini duymak istiyorlar. Öfke ve kötülük de bunun parçası.
Kötünün değişebildiğini, cadının kazana atılabildiğini duymaya ihtiyaçları var. Duygularını düzenlemek için yeteri kadar peri tozu yutmuş olmaları gerekiyor.
Masal dinlemiş olanlar, en kötü anlarda bile hayatın değişebileceğine inanıp ve bunun için çabalarmış. Bir insanı ilk gördükleri halleriyle yargılamazmış. Çünkü masallarda herkes payına düşen değişimi yaşar.
Çocuklarımıza resimli hikaye kitapları değil, kafalarında boyayacakları korkunç masallar anlatmaktan korkmayalım. Bırakalım cadı Hansel’le Gretel’i beslesin. Sonunda kimin cadılık yapacağını hepimiz biliyoruz.
Nil’den size üç tavsiye; hadi şimdi şaşırtmak için dönün kendinize, konuşmak için bakın birbirinize ve masallar katın gecelerinize.


Nil Karaibrahimgil’in “Minik tavsiyelerin yazısı” başlıklı yazısından bir parçaydı. Yazının tamamı ve kaynak için buraya!

Ortam Dinleme ve Reklamlar

Sosyal medya hesaplarınızda, sık sık size özel kişiselleştirilmiş reklamlarla karşılaşmanız artık kaçınılmaz.

Örneğin bir alışveriş sitesinden herhangi bir ürüne baktınız, incelediniz, aradınız diyelim. Daha sonra sosyal hesaplarınızda o incelediğiniz ürünün reklamlarını görmeye başlıyorsunuz. Fakat iş bu noktadan daha da ileriye gitti. Yani artık sadece internet hareketleriniz izlenmiyor, aynı zamanda kullandığınız cihazların mikrofonlarından ortam dinlemesi de yapılıyor.
Ve bu izni bizler kendi ellerimizle veriyoruz.

Hani o bir türlü okumadığımız kullanım şartları varya!
Hani okumadan okudum diye işaretlediğimiz o kutucuk varya!
İşte bu noktada bütün izinleri vermiş oluyoruz.

Bu durumu kendim bizzat yaşadım.
Arkadaşımla oturmuş yüz yüze sohbet ederken, bir ara konu ingilizceden açıldı. Kelime sıkıntım var, kursa gitmeyi düşünüyorum, filan dil kursu şu şu şekilde eğitim veriyor gibilerinden…

Çok geçmeden -belki 1 saat- Instagram’a girdim ve hikayelere göz atarken hikaye reklamlarında karşıma direk ingilizce dil eğitim kursu reklamları çıktı!

Buyrun size bizzat yaşamış olduğum bir örnek.

Arkadaşlarınızlayken Çok acıktık ne yesek? diye konuşurken, fast food firmalarından “şimdi sipariş verin %25 indirimle alın” diye anında mesaj almanız çok uzak değil! 🙂

 

İnsanlık ve Mars

“Başka bir gezegene, oradaki kayaların yapısını incelemek için araç gönderebilecek kapasiteye sahip bu şizofrenik insanlık, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini umursamayabiliyor. Mars’a gitmek, yanı başındaki komşuya gitmekten daha kolay görünüyor.”

 

…diyor Jose Saramago Nobel Ödül Töreni konuşmasında.

 

..

Steve Jobs (Walter Isaacson)

Bu sabah yeni bir kargo aldım. Kargonun içeriğinde ise Steve Jobs kitabı vardı.

Bu değerli kitap,
Twitter üzerinden takipleştiğim, kendisi de bir Apple hayranı olan ingilizce öğretmeni Fatih Ekrem Bahadır hocamın bir armağanı.

Hediye almak güzel.
Hediyenin kitap olması ayrı bir güzel.
Kitabın Steve reis olması apayrı bir güzel. 🙂

Buradan kendisine çok çok teşekkür ediyorum.

Güzel insanlar hala var…

 





Pinokyo

Ertesi gün Ateşyiyen, Pinokyo‘yu bir köşeye çekip sordu:

-Babanın adı ne?

-Geppetto.

-Ne iş yapıyor?

-Yoksul.

-Çok kazanıyor mu?

-Cebinde beş kuruş olmayacak kadar çok. Düşünün, bana alfabe alabilmek için sırtındaki tek ceketini satmak zorunda kaldı; yamalar içinde, yürek yarası bir ceketti bu.

 


*Fotoğraf; @darzamanlar

Barış Özcan’ı tanıyor musunuz?

Barış Özcan‘ı bilenler bilir. Kendisini Hikaye Anlatıcı – Storyteller olarak tanımlıyor ve her hafta Pazar günleri “sanat, tasarım, teknoloji hikayeleri” sloganıyla birbirinden farklı, özgün, kaliteli içerikler paylaşarak; insanı düşünmeye, araştırmaya, sorgulamaya, yazmaya, okumaya, üretmeye sevkediyor.

Bu haftanın videosu da, tıpkı şimdiye kadar ki paylaşmış olduğu içerikler gibi yine çok iyi!

Bir kez izleyin, sonrasında zaten her hafta severek takip edeceksiniz. 🙂

İlginç Bir Diyalog

Frank: Ah, özür dilerim!

Elise: Ne için?

Frank: Sigaram için… Ama merak etmeyin, bu gerçek sigara değil. Bakın, dumanı su buharından!

Elise: Doğrusu, hayal kırıklığına uğradım.

Frank: Neden? Sigara tiryakiliğimden mi?

Elise: Hayır! Ben bir erkeğin neden hoşlanıyorsa, gerçekten onu yapmasını tercih ederim.

 

(Depp ve Jolie’li önemsiz fakat Venedik görüntüleriyle baştan çıkartan 2010 yapımı Tourist filminden ilginç bir diyalog – Haşmet Babaoğlu)

Yağmurlu Havalar

Yağmurlu havalar için, “dışarıda sıkıcı bir hava var” tarzında cümle kuran birinin, güzellik anlayışıyla bir sorunu olduğunu düşünüyorum.

Sırf kuru ve ütülü kalsın diye kıyafetlerimiz, sağanaklara şemsiyesiz çıkma cesaretini kaybettik biz en çok!

-Gökhan Özcan

 

Bu görsel için yukarıdaki satırları yazmıştım.

Görsel demişken…
Öncelikle bu görsel çok hoşuma gitmişti, ki hala da öyle. Çünkü illustration çizimleri çok seviyorum. Fakat görsele biraz daha uzun bakınca, bu görseli sevmemin nedeninin sadece illustration çizim olmadığını ancak anlayabildim. Demek ki daha önce çok dikkatli incelememişim.

Peki neydi bu çizimi bu kadar sevmiş olmamın nedeni?

Renkler…
Pastel renklere bayılıyorum ve bu çizimde kullanılan renkler de o kadar güzel ve sıcak ki. Üstelik çizimde baskın olan sarı renk, benim en sevdiğim renk 🙂

 

Yağmur…
Yağmurdan kaçmamak. Durmak. Hayata dokunmak. Yaşamı pas geçmemek. Güzelliklerin farkında olmak. Hissetmek. An’ı yaşamak. Bu ve dahasını bu çizimde görebilmek mümkün.

 

Küçük ayrıntılar…
Dost canlısı olmak. “Canlı”lara yoldaş olmak, ortak olmak, beraber olmak, paylaşmak. Köpeğin, kurbağanın, salyangozun güzelliği, sevimlilikleri. Hayatın birer ayrıntı ve parçası.

 

İşte bunlarmış bu çizimi bu kadar sevmiş olmamın nedeni.
Ancak fark edebildim.

Peki size ne hissettiriyor bu görsel? 🙂