Boğulmamak İçin (George Orwell)

Kapının üstünden eğilerek orada bir süre dikildim. Yalnızdım, yapayalnız. Ben tarlaya bakıyordum, tarla bana. Hissediyordum – bilmem anlar mısınız?
Hissettiğim şey bugünlerde o kadar alışılmadık ki, kulağa budalalık gibi gelecektir. Mutlu hissediyordum kendimi. Sonsuza kadar yaşamayacağımı bilsem de buna hazırdım. İsterseniz baharın ilk günü olduğu için öyle bir duyguya kapıldığımı söyleyin. Mevsimin cinsel ifrazattaki etkisi ya da ona benzer bir şey deyin. Ama mesele bundan ibaret değildi. Hayatın yaşamaya değer olduğuna beni ikna eden şey, ister inanın ister inanmayın, çuhaçiçeklerinden veya çitin üstündeki taze goncalardan çok kapının yanındaki şu ateş artığıydı. Sakin bir günde odun ateşinin nasıl olduğunu bilirsiniz. Beyaz küle dönmüş dallar hala dal biçimini korur ve külün altından canlı bir kızıllık seçilir. Kızıl korun insana daha canlı gelmesi, hayatın duygusunu canlı bir şeyden daha fazla vermesi ilginçtit. Onda bir şey var, bir tür yoğunluk, bir titreşim… tam kelimeyi bulamıyorum. Ama size canlı olduğunuzu hatırlatan bir şey. Öbür her şeyi fark etmenizi sağlayan tablodaki püf noktası gibi.

Derken rasgele bir görüntü, ses veya koku ama özellikle de koku sizi bir anda alıp götürüyor ve o zaman da geçmişi hatırlamakla kalmıyor, içine giriyorsunuz.

Yapmak istediğimiz şeylerin hep yapılamayacak şeyler olduğunu düşünerek hayatımızı geçirmemiz tuhaf değil mi?