Orada Değilim

Uzak tepelerin eteklerini sis bulutları sarmış çepeçevre. Orada değilim. Sakin suların üstünde hafifçe sallanıyor sessiz tekneler. Orada değilim. Sabah alacasında uykudan başlarını kaldırıyor morlu, sarılı, kızıllı envai çeşit kır çiçeği. Orada değilim. Hafif bir rüzgar, dolaşıyor çölde göz alabildiğine uzanan kum tepelerini. Orada değilim. Upuzun taş bir köprüde telaşlı adımlarla yürüyen birkaç insan silueti. Orada değilim. Dünyanın uzağındaki bir dağ köyünde sessizliği bölüyor uzaktaki bir köpeğin sesi. Az dinlenmiş güzel bir şarkı, evin avlusunu geçip tenha sokağa taşıyor kendini. Orada değilim. Bir otobüs dolusu insan, olanca benzerlikleri ve benzemezlikleriyle dolduruyor yol kenarındaki gösterişsiz ve rutubetli mola yerini. Orada değilim. Durgun suya bir taş düşüyor, sanki dünyanın diğer ucuna kadar ulaşacakmış gibi neşeyle yayılıyor suda dalgalar. Orada değilim. Gözlerimi dakikalardır takılıp kaldığı uzak bir noktadan alamıyorum. Orada değilim.


Yazının devamı ve kaynak için; buraya!

Durdukça Büyüyen Küçük Meseleler

Hepimizin hayatını her gün birkaç kez kabusa çeviren, öfkemizi ayağa kaldıran, canımızı aksaklıklara, eksikliklere bakalım mesela, aslında azıcık özenle ve gayretle çözülebilir o meselelerin hepsi. Ama biz büyük oynamayı seviyoruz, büyük hedefler kovalamaktan hoşlanıyoruz, hepimizi üzen, kızdıran, hayatımızı aksatan şeyleri bir düzene kavuşturmak konusunda gayret göstermek işimize gelmiyor. Küçük işlere küçük insanlar bakar, biz büyük işlerin insanlarıyız diye düşünüyoruz belki de. Oysa büyük işlerin başarılması için önce küçük küçük adımlarla bir düzen ortaya çıkarılması gerekiyor, işleyen bir yapı kurulması, boşlukların doldurulması lazım geliyor. 100 metre yarışçıları gibiyiz, patlayıcı gücümüzle iş görelim istiyoruz. Maratonlara yetecek ne sabrımız var, ne de herhangi bir şeye uzun zaman ilgi gösterecek, emek verecek, öğrenip uygulayacak bir sebatkarlığımız… Biraz kolaycıyız, biraz heveskar, biraz tez canlı belki ama daha çok da ayran gönüllüyüz. Devasa otomasyon yapıları kurup her gün her gişede hat kesintileriyle boğuşmak neyin nesidir mesela? Devasa yollar, köprüler, tüneller yapıp her gün kullanmak zorunda olduğumuz yolları adeta mayın tarlasına çeviren çukurlardan, kazılardan, kanalizasyon kapaklarından arındıramamak nasıl izah edilebilir? Bilmem ne kadar yüksek hızda fiber internet sağlayıcıların şehrin ortasındaki filanca muhitte ‘altyapımız yok’ mazeretleri kabul edilebilir mi? İnternet çok hızlı ama altyapı kağnıdan yavaş; bunun bu şekilde ne anlamı var değil mi? İşte bu tam bize özgü bir ‘kel başa şimşir tarak’ manzarası! Başka bir örnek; filanca AVM’den pek tanınmış bir mağazadan bir ürün alıyorsunuz… Mesela bir karyola, bir kitaplık, bir avize ya da başka bir şey… On günden başlayarak bir aya kadar uzayan bir tarih veriyorlar. Neden? İstediğiniz ürün kıtalar ötesinden, mesela Japonya’dan, Avustralya’dan, Antarktika’dan filan gelmiyor, birkaç yüz kilometre öteden, yine bu ülkenin başka bir şehrinden geliyor.

Uzatmayalım… Gelişmek güzel bir şey… Ama belli bir emek, dikkat ve düzen gerektiriyor. Ben yaptım oldu diyerek olmuyor. Geçmişte büyük medeniyetler, hem ihtişamlı, hem tıkır tıkır işleyen yapılar kurmuş bir toplumun bugün hem büyük bir dinamizm sergileyip, hem de sürekli kendi paçasına dolanması çok anlaşılabilir bir şey değil… Her şeyi bir arada düşünecek sebatkarlığı geri kazanmamız lazım, aksi halde hayata birçok yeni imkanlar eklememize rağmen her geçen gün daha fazla sıkıntıyla, aksaklıkla boğuşmaya devam edeceğiz. Çünkü gelişme dediğimiz şey, belli bir düzen içinde ilerlemezse kargaşayı da beraberinde getiriyor.

-Gökhan Özcan


Yazının tamamı ve kaynak için; buraya!

Yağmurlu Havalar

Yağmurlu havalar için, “dışarıda sıkıcı bir hava var” tarzında cümle kuran birinin, güzellik anlayışıyla bir sorunu olduğunu düşünüyorum.

Sırf kuru ve ütülü kalsın diye kıyafetlerimiz, sağanaklara şemsiyesiz çıkma cesaretini kaybettik biz en çok!

-Gökhan Özcan

 

Bu görsel için yukarıdaki satırları yazmıştım.

Görsel demişken…
Öncelikle bu görsel çok hoşuma gitmişti, ki hala da öyle. Çünkü illustration çizimleri çok seviyorum. Fakat görsele biraz daha uzun bakınca, bu görseli sevmemin nedeninin sadece illustration çizim olmadığını ancak anlayabildim. Demek ki daha önce çok dikkatli incelememişim.

Peki neydi bu çizimi bu kadar sevmiş olmamın nedeni?

Renkler…
Pastel renklere bayılıyorum ve bu çizimde kullanılan renkler de o kadar güzel ve sıcak ki. Üstelik çizimde baskın olan sarı renk, benim en sevdiğim renk 🙂

 

Yağmur…
Yağmurdan kaçmamak. Durmak. Hayata dokunmak. Yaşamı pas geçmemek. Güzelliklerin farkında olmak. Hissetmek. An’ı yaşamak. Bu ve dahasını bu çizimde görebilmek mümkün.

 

Küçük ayrıntılar…
Dost canlısı olmak. “Canlı”lara yoldaş olmak, ortak olmak, beraber olmak, paylaşmak. Köpeğin, kurbağanın, salyangozun güzelliği, sevimlilikleri. Hayatın birer ayrıntı ve parçası.

 

İşte bunlarmış bu çizimi bu kadar sevmiş olmamın nedeni.
Ancak fark edebildim.

Peki size ne hissettiriyor bu görsel? 🙂